Yâsîn Sûresi’nde zikredilen ‘Mümin-i Âl-i Yasin’ kimdir?
Yâsîn Sûresi, 20. ayetten 27. ayete kadar bize “ ‘Mümin-i Âl-i Yasin’” diye anılan o mümin adamın hâlini aktarmaktadır:
“Şehrin ta öte ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: "Ey kavmim! Peygamberlere uyun." (20)
"Sizden bir karşılık istemeyen ve kendileri de hidayete ermiş olan kimselere uyun." (21)
"Niçin beni var edene ibadet etmeyeyim?! Siz de O'na döndürüleceksiniz." (22)
"O'ndan başka ilahlar mı edineyim?! Eğer Rahman bana bir zarar dokundurmak isterse, onların arabuluculuğu bana bir yarar sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar." (23)
"Kuşkusuz, ben o durumda apaçık bir sapıklıkta olurum." (24)
"Kuşkusuz, ben Rabbinize iman ettim. O hâlde beni dinleyin." (25)
Ayette sadece bu diyalog aktarılmakla kalmamış, aynı zamanda bu mümin kişinin akıbeti de açıklanmıştır. Önce şöyle buyurulur:
“(O mümine) ‘Cennete gir’ denildi. O ise, ‘Keşke kavmim bilseydi!’ dedi.”
Bu müminin ulaştığı bu büyük kurtuluşa rağmen, devamında sûre bize onun gerçeği inkâr eden kavminin başına gelenleri de haber vermektedir.
**
“Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.”(28)
Müfessirler ve raviler, bu ayetin hikâyesini farklı şekillerde aktarmış olsalar da analitik yaklaşım, sonuçları sunarken yalnızca rivâyetlere dayanmaz, aksine genel atmosferi anlamaya çalışır ve bazı meselelere birden fazla açıdan işaret ederek, mevcut olandan çok uzak ve farklı bir bakış açısına ulaşmaya çalışır.
Kur'an-ı Kerim bize bu kişinin kavmiyle kurduğu diyaloğu aktarmıştır; bu da onun inancının, peygamberlerle yaşadığı deneyimlerden edindiği derin bir entelektüel ve pratik anlayıştan kaynaklandığını göstermektedir. Yukarıdaki ayetleri incelediğimizde bunu göreceğiz.
Ayette zikredilen, koşarak gelen adamla kavmi arasında arasında geçen diyalogda dikkat çeken husus, ardışık bir diyalog olması ve sanki Allah'a davet etmek için inisiyatif almış gibi elindeki delil ve kanıtları sunmasıdır. Kur'an-ı Kerim, kâfirler tarafından ölümle tehdit edildikten sonra üç elçiden bahsetmemiştir.
Diyaloğu çözümlemek ve sırasını izlemek, bize bazı boyutlara ulaşma imkânı sağlamıştır; ancak bu hikâye ve içindeki ilâhî hikmetleri tam olarak kavrayamadığımız için diğer bazı boyutlar gözümüzden kaçabilir; bu da alanımızdaki içtihadın sınırı ve eksikliğidir.
Ebediliği hak eden bir duruş:
Bazı dönemlerde, sonunda öldürüleceklerini bilmelerine rağmen zorluklara meydan okuyan büyük iman sahiplerinin sergilediği yüce duruşlar ortaya çıkmıştır. Tarih kitaplarında adı Hâbib en-Neccâr olarak geçen bu kişi de o büyük adamlardan biridir.
Neccar’ın hikayesi, Allah’a duyduğu derin korkudan, kavmine olan sevgisi ve onların hidayetini arzulamasından kaynaklanan bir hakikat duruşunun örneğine dönüşmüştür. Kur’ân’da yer alan ayetler incelendiğinde, inkârcıların onu vahşice öldürmesine rağmen, şehadeti anındaki ruhani hâlinin, dünyaya dair tüm kaygılardan arınmış, yalnızca ilahî sevgiyle dolu bir huzur taşıdığı görülür. Cennet’e kabul edildiğinde bile, ‘Keşke kavmim bilseydi…’ (Yâsîn 26) diyerek onların kurtuluşunu dilemesi, müminlere bahşedilen o yüce sevgi ve merhametin en çarpıcı tezahürü olmuştur.
Tek başına durdu ve üç elçiyi desteklemek için halkına karşı çıktı. Asil elçilerin getirdiklerini reddeden, bozuk miraslarına sarılan ve insanlığı bahane ederek mesajın vahyini veya Allah'tan kendilerine verilen görevi engelleyen, Allah'ın elçilerinin {bizim gibi sadece birer insan olduğunu ve Rahman'ın hiçbir şey vahyetmediğini, sadece yalan söylediğinizi} söyleyen inatçı toplumuna karşı durdu. Belki de bu, yöneticinin veya yönetici sınıfın ifadesiydi, ancak mesajı reddedenlerin hepsinin hissiyatıydı.
Bu adamın hareketini anlatan Kur'an'daki {Şehrin ta öte ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: "Ey kavmim! Peygamberlere uyun"} ifadesi, bir yandan halkına duyduğu endişeyle duygusal bir boyut kazandırırken, diğer yandan da Yasin Suresi'nin başında adı geçen üç elçiyi savunduğunu ortaya koyar.
Kur’ân-ı Kerîm, haberi duyar duymaz hızla harekete geçişini ‘koşarak’ kelimesiyle ifade eder; bu kelime, Allah yolunda övgüye değer bir aceleyi anlatır. Nitekim, ‘Onlar da hemen ardımdan geliyorlar; Senin rızanı kazanmak için acele ettim, Rabbim’ ayeti de gösterir ki, Allah’ın rızasını arayan her acele makbuldür. Bu duygu ve iman, peygamberleri, elçileri ve müminleri sahip oldukları tüm güçle Allah yolunda çaba göstermeye, bunu içten bir ihlâsla yapmaya sevk eder. Nitekim Âl-i Yâsîn’in mümin şahidi de böyleydi; kendisi doğru yolu bulduktan sonra yalnız kendini düşünmedi, bilakis ıslah edenlerden ve iyilikte önde gelenlerden olmayı arzuladı.
Kısa Notlar:
Tefsir ve siyer kitaplarında yaptığımız kısa bir gezintiyle, Neccar’ın kavmiyle olan diyalogu hakkında bazı gözlemler edindik. Ardından şehadetinden sonraki duruşuna ve cennete girişine geçeceğiz.
Birincisi:
Üç elçiye yönelik tehdit haberi, ülkede yayılmış ve ona kadar ulaşmış görünmektedir. Çünkü yargılamalar açık şekilde gerçekleşiyor, cezalar toplumun gözü önünde uygulanıyordu; böylece benzer şeyleri yapmayı düşünenlere gözdağı verilmiş oluyordu. Bu, o dönemde suçluların yargılanmasında yaygın bir uygulamaydı. Hâkim sınıf, elçileri yargılamak için onların ilahlarına sövme ve onları küçümseme suçlamasını bir gerekçe olarak bulmuştu; bu, affedilmez bir suç sayılıyordu.
Tek olan Allah’a ibadet etmek, putlara bağlı kalarak kendi varlığını sürdüren yöneticilerin düzeni için bir tehdit anlamına geliyordu. Bu nedenle hâkim sınıf, kamuoyunu peygamberlere karşı kışkırtmayı planladı. Halkı galeyana getirme yöntemi, siyasetçilerin ve yöneticilerin muhaliflerinden kurtulmak için kullandıkları bir taktiktir. Peygamberlerin getirdiği mesaj, hükümdarın ve çevresinin varlığını tehdit ediyor, hatta toplumun bütün yapısını sarsıyordu. Bu durum, adeta bir düşünsel deprem niteliğindeydi; toplumun çoğu, Allah’ın rahmet ettiği kimseler dışında, bu mesajın özünü kavrayacak durumda değildi.
Her ne kadar ülkenin yöneticisi tek bir putperest adam olsa da, onun arkasında siyasi sınıf ve onları destekleyen dinî sınıf bulunuyor, böylece kapalı bir siyasi ve sosyal sistem oluşuyordu. Bu sınıflar, üç peygamberde kendi varlıklarını tehdit eden bir unsur gördüler; onları ise aklını teslim edenler destekledi. Tefsirler, toplum içinde sadece bir kişiden söz eder: Bir tek adamda bir ümmet değerini taşıyan, imanında bilinç ve hikmeti biriktiren, bu bilinci kavmine karşı sevgi ve şefkatle ortaya koyan ve onlardan göreceği eziyete sabreden o mümin.
İkincisi:
Mümin adam, elçileri uğursuzluk alametleri oldukları bahanesiyle cezalandırmak için bir araya gelmiş olmalarına rağmen, gerilimle yüklü topluluğun öfke hâlini aşarak olağanüstü bir diyalog mantığıyla ortaya çıktı.
“Onlar ise, ‘Biz sizi uğursuz biliyoruz. Eğer vazgeçmezseniz, mutlaka sizi taşlarız ve bizden acı bir işkenceye uğrarsınız’ dediler.” (18)
Bu gerekçeleri, alışılmış düzeni ve sosyal yapıyı değiştirme girişimlerinin felaket getireceği düşüncesine dayanıyordu. Değişimden uğursuzluk çıkacağını söylemek, düzenin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin mantığıdır. Korku ve yıldırma, siyasi bir sınıf ile onu destekleyen dinî bir sınıfın baskısı altında ezilen toplumların zihnine işlenen araçlardandır. Üç elçinin getirdiği tevhid mesajı, bu düzeni tehdit ediyordu; bu yüzden onları hızla ortadan kaldırmak istediler. Putlara sövme suçlaması ise hazır bir ithamdı; halkın duygularını kışkırtmaya son derece elverişliydi.
Âl-i Firavun’un Mümini, bu karanlık toplumda bir ışık noktasıydı. Mesleği bu olmasa da, sanki hayalî mahkemede peygamberlerin savunmasını üstlenmiş bir avukat gibi davranmıştı.
Üçüncüsü:
Ayetler, Mümin-i Âl-i Yâsîn’in sıradan bir salih kişiden, ışık saçan, merhameti taşan, tevhid akidesini açıklayan ve şirkten yüz çeviren bir ıslahçı şahsiyete dönüşümünü göstermektedir. O, salihlikten ıslaha, sükûnetten harekete, sıradan bir insandan tarih boyunca anılacak bir şahsiyete yükselmiştir. Ayetler, imanın sevgi olduğunu; müminlerin kalplerinde kine yer olmadığını göstermektedir.
Dördüncüsü:
Ayetten anlaşıldığına göre o, şehrin kenar mahallelerinde yaşayan ya da orayı kendine mesken edinmiş biriydi. Üç elçiyle, şehir sınırlarında karşılaşmış görünmektedir. Ayet, orada yaşamasının sebebini açıklamamıştır: Acaba o günün gergin ve baskıcı ortamından uzaklaşmak için toplumdan bir tür inzivaya mı çekilmişti? Rivayetlerde, elçilerle karşılaşmadan önce zaten iman etmiş olduğu da aktarılmıştır.
Beşincisi:
Görünüşe göre Mümin, sahip olduğu iman bilinci ve tecrübesiyle elçileri sınamış ve onlar hakkında güvenle konuşarak şöyle demiştir: “Sizden hiçbir ücret istemeyen ve doğru yolda olanlara uyun.” (21)
Onlar, nebiler ve elçilerin niteliklerine sahiptir; dünyevi çıkar veya maddi bir karşılık talep etmezler. Bu nedenle, onlara uymak gerekir. Buna karşılık, putların dikildiği mabedlerde görev yapanlar, zalim yöneticiyle iş birliği yapan çıkarcı bir sınıftır. Tapınak hizmetlileri halktan vergi alır, bunu kendi çıkarları için kullanırlar.
Böyleyken, kim daha fazla uyulmaya layıktır? Dünya menfaati istemeyen, yalnızca öğüt veren hidayet önderleri mi, yoksa çıkar peşindeki mabed hizmetkârları mı? Üç elçiyi cezalandırıp öldürmek yerine onlara uymak gerekmez miydi? Onlar “hidayete ermiş kimselerdir.” Bu ifade, onları tanıtmak için son derece özlü ve etkili bir anlatımdır. Ardından önemli bir noktaya geçmiştir.
Altıncısı:
Mümin, anlatımında açıklama aşamasından, doğrudan inkârcıların içindeki tutarsızlığı sorgulama aşamasına geçti. Bunu yaparken, onları doğrudan hedef almadan, kendisinden bahseder gibi anlatarak konuyu tartışmaya açtı. İmanının sebebini şöyle vurguladı:
“Beni yaratana ibadet etmeyeyim mi? Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (22)
Yani önce kendisinden bahsederek “Beni yaratana kulluk etmemem için ne gibi bir sebep olabilir?” der, ardından bu imanın temelini gösterip tüm varlığın O’na döneceğini hatırlatır.
Bu gönle dokunan davet yöntemi, kavmin hâlâ inkâr etmediği ebedî akıbet duygusunu harekete geçirmeyi amaçlayan derin bir uyarı niteliğindedir.inkârcıların reddetmediği ahiret gerçeğini hatırlatarak kalplerini uyandırmayı amaçlamıştır.
Peki, ibadete daha layık olan kimdir? Yaratan mı, yoksa hiçbir şey yaratamayan mı? Kullar öldükten sonra hepsinin döndürüleceği kudret sahibi mi, yoksa rububiyet vasıflarından hiçbirini taşımayan mı?
Burada sıddîkın sözündeki belâgat ve incelik karşımıza çıkar. Zira o, dönüşün yalnızca Allah’a ait olduğunu vurgulamak için car ve mecrûru fiilden önce getirerek “O’na döndürüleceksiniz” ifadesini kullanmıştır.
Yedincisi:
Mümin, kendi hâlini ve tevhid inancını açıkladıktan sonra, hiçbir gücü olmayan putlara ibadeti açık bir dille reddetmiştir:
"O'ndan başka ilahlar mı edineyim?! Eğer Rahman bana bir zarar dokundurmak isterse, onların arabuluculuğu bana bir yarar sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar." (23)
Bu sözlerle onların ibadetinin bozukluğunu ortaya koymuştur. Zira putlar ne yarar sağlar ne zarar, ne kendilerini savunabilir ne de başkasına bir fayda verebilirler. Allah’tan başkasına ibadet eden ise açık bir sapıklık içindedir:
“O hâlde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum.” (24)
Ardından güçlü bir şekilde imanını ilan etmiş ve onlara duyurarak şöyle demiştir:
“Şüphesiz ben sizin Rabbinize iman ettim; beni dinleyin!” (25)
Kavmi bu ilanı kaldıramamış, toplu bir öfkeyle ona saldırmıştır. Ancak Kur’an, bu saldırının ayrıntılarına girmemiş, bizi kahramanımızın manevî yücelişiyle baş başa bırakmıştır. Sanki onların yaptıkları, onun değerine gölge düşürecek kadar bile önemli değildir. Kur’an hemen bir sonraki sahneye geçer: cennet.
Sekizincisi:
Şehadetinden sonra Cennete gitmesi
Kur’an, Müminin kavmiyle yaptığı konuşmanın sayfasını kapatıp yeni bir sahneye geçer:
“Ona: ‘Cennete gir’ denildi. O da dedi ki: Keşke kavmim bilseydi…” (26)
Bu ifadede ölümden sonraki hâle doğrudan geçilmiş; meleklerin müminlere hitap ettiği diğer ayetlerde olduğu gibi bir ara bölüm yer almamıştır:
“Rabbimiz Allah’tır deyip dosdoğru olanlara melekler iner ve derler ki: Korkmayın, üzülmeyin; size vaat edilen cennetle sevinin.” (Fussilet-30)
Yasin suresinde ise fiil gizli özneyle gelmiş, emir doğrudan verilmiştir: “Cennete gir.”
Bu ayetten, ilk ölümden sonra cennet ve cehennem benzeri bir berzah âleminin bulunduğuna da işaret çıkarılabilir. Nitekim Firavun ailesi hakkında şöyle buyrulur:
“Sabah akşam ateşe arz edilirler. Kıyamet koptuğunda da ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun’ denilir.” (Mü’min-46)
“Kavmini Düşünmeye Devam Ediyor:
Cennetin sevinci, huzuru ve Allah’ın lütfu bile onun kavmine karşı duyduğu sorumluluk hissini söndüremedi. Onların akıbetine üzüldü; keşke rásullerin davetine iman etselerdi ya da hiç olmazsa onun sözlerine kulak verselerdi diye iç geçirdi:
‘Keşke kavmim bilseydi…’ (25)
Fakat buna rağmen onlar için dua etmedi; çünkü geçmişteki amellerinden dolayı onlardan beri olduğunu ortaya koymuştu.
Böylesine büyük bir duruş sergilemesi sebebiyle Rabbi onun günahlarını bağışladı. O, kibirli ve zorbalara, anlayıştan yoksun, cahil kalabalıklara karşı hakikati söylemişti. Onun sevgisine karşılık kör bir kinle karşılık verdiler; nasihatine karşı taşkınlık ve hoyratlıkla tepki gösterdiler. O ise samimiyetle uyarırken, onlar umursamazlıklarının en karanlık hâliyle davranmışlardı. Böylece yollar ayrıldı: O cennete, onlar ise ateşe…
Sonunda Allah’ın ikramına mazhar olan kullarla buluştu ve onların arasına katıldı:
“Rabbimin beni bağışladığını ve beni husûsî ikrâmına mazhar olan kullarından kıldığını (bilselerdi)!” (27)
Kâfir Kavmin Son Sahnesi:
Dokuzuncusu:
Hikâye, Âl-i Yâsîn’den olan o müminin cennete kabul edilmesiyle sona ermedi. Zira Allah’ın davetini, üç elçinin tebliğini ve içlerinden bir adamın samimi uyarısını hiçe sayan inkârcı kavme mutlaka ilahî bir ceza inmeliydi. Bu mümin, hem Allah’a hem de gönderilen elçilere iman ederek onları hakikate çağırmıştı; fakat kavmi, bu uyarıları alaya aldı ve inkârda ısrar etti.
Bunun üzerine Allah, kudretini göstererek onların hayatını tek bir çığlıkla sonlandırdı. Ne gökten bir ordu indirmeye gerek vardı, ne de daha fazlasına… İlahi emrin gelmesiyle hepsi bir anda sönüp gitti:
“Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. O (azap), sadece korkunç bir sesten ibaretti; bir anda sönüp gittiler. Ne yazık şu kullara! Kendilerine gelen her elçiyi alaya alıyorlar..” (28-29-30)
Bu ayet, o mümine verilen değeri açıkça göstermektedir. O ne bir peygamberdi ne de bir resul; fakat samimi imanı, cesareti ve hak uğruna gösterdiği fedakârlık sebebiyle şehadetinden hemen sonra ilahî azap indirildi. Böylece katillerine bir an bile mühlet verilmedi; azap için vakit artık gelmişti.
Allah’ım, sözü işitip en güzeline uyan kullarından eyle bizi.
Allah’ım, bizi cennetine kabul buyur ve ikramda bulunduğun kulların arasına kat.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.



