Dillerin anası... Kur’an dili üzerine bir inceleme (2)

Şüphesiz ki her şeyin gizlilerini bilen, evrendeki tüm varlıkların hakikatine en iyi vakıf olan ve kullarının işine neyin yarayacağını en iyi bilen yüce Allah’tır. Bu esas üzerine, insan hayatını yaratılışın başlangıcından günümüze kadar düzenleyen peygamberler, nebiler ve ilahi mesajlar gönderilmiştir. Bu silsilenin son halkası ise, son peygamber Hz. Resulullah’a (s.a.a) inen, hata ve eksiklikten korunmuş ilahi kitaptır. Bu kitap, Allah’ın en mükemmel kitabıdır; ne önünden ne de ardından batıl ona yaklaşamaz. O, Rabbi tarafından korunmuş ve muhafaza edilmiştir:

“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 9)

Bir önceki makalede, Yüce Allah’ın son kitabını indirmek için Arapçayı seçmesinin sebeplerinden söz etmiş ve bu ilahi seçimin hikmetine dair anlayabildiğimiz bazı yönleri açıklamıştık.

Ne var ki Yaratıcı’nın bize lütfettiği büyük nimetleri idrak edişimiz, sahip olduğumuz bilgiyle sınırlıdır; bizim bilgimiz ise Allah’ın dilemesine bağlıdır.

“..O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler..” (Bakara- 255)

O, ilmi bize belirli bir ölçü ve zamanda verir, bilgiye ulaşma yollarını da ince bir düzenle kolaylaştırır. Böylece her dönemde O’nun mahlûkatındaki lütfunun büyüklüğünü fark ederiz. Hemen her çağda, O’nun hikmetinin ve sıfatlarının derinliklerini gösteren yeni bir keşif ortaya çıkar.

Araştırmacılar, alimler ve düşünürler şu konuda birleşmiştir: Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mucizesidir; vahyin son kitabı, hakikatin açık anayasasıdır. Allah Teala buyurur:

“Biz sana bu kitabı her şeyi açıklamak üzere, bir de onun Allah’a teslim olanlara doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müjde olması için indiriyoruz.” (Nahl- 89)

Bu ilahi kitap, zaman ve mekânla sınırlı olmayan açık bir mucizedir. Asırlar geçse de yenilenir, canlı kalır. İnsanların büyük övgülerle söz ettiği modern keşifler ise, aslında bu saklı hazinenin yalnızca küçük bir harfidir. Zira biz her defasında bir yerde bir ima, başka bir yerde açık bir ifade buluruz ki, insanlar onu “bilimsel bir keşif” diye ilan eder; ama o, Kur’an’da zaten var olan, bizlerin çok sonradan anlamaya başladığı ilahi bir kelamdır.

Burada konumuz, Kur’an’ın bin dört yüz yıldan fazla bir süre önce haber verdiği bilimsel veya teşrii mucizeler değildir. Ancak asıl mesele, Kur’an’ın dili, yani Yüce Allah’ın ayetlerini dile getirdiği, kelimelerinin anahtarı kıldığı, insanlar için büyük kelamını bu dil aracılığıyla ifade ettiği şerefli Arapçadır. Allah Teala, insanlara bu dille hitap etmiş, onları bu dille irşat etmiş; onları yüceltecek, zenginleştirecek, mutlu edecek ve dünya ile ahiret hayatlarında doğru yola yönlendirecek hükümlerini bu dil aracılığıyla sunmuştur.

Peki, Yaratıcı’nın bizlere hitap ettiği bu yüce dilde, bugün yeni ne keşfedebiliriz?

Ve acaba Arap dili ve belagat alimleri bize bu konuda keşfedecek bir şey bırakmışlar mıdır?

Geçmişte dil alimleri Kur’an’ı derinlemesine tahlil etmiş, tefsir etmiş, yorumlamışlardır. Kimi kendi görüşüyle yetinmiş, kimi ise Ehlibeyt’in (a.s) ve ilim sahiplerinin rehberliğine sarılarak hidayet yolunu bulmuştur.  Bu aydınlanma yalnızca dinî alanda değil, her türlü bilgi alanında olmuştur.

Ancak, Kur’an ayetleri sevgili Peygamber’in (s.a.a) kalbine inmeye başladığı andan itibaren hiç kimse şunu inkâr etmemiştir: Bu kitap, ne önünden ne ardından batılın ulaşamayacağı, dil bakımından eşsiz bir mucizedir.

Her ne kadar tebliğin ilk dönemlerinde imanın kalplere yerleşmesi kolay olmamış ve inkârcılar çoğunlukta bulunmuşsa da, onlar da duydukları ayetlerin beşer sözü olmadığını biliyorlardı. Kur’an’ın kendisi bize onların bu tutumlarını nakleder:

– Nihâyet dedi ki: “Bu (Kur'ân), (öteden beri) anlatılagelen bir sihirden başka bir şey değildir!” (Müddessir- 24)

Çünkü ayetlerin insan ruhu üzerindeki derin etkisini hissediyor, belagatini akıl almaz buluyorlardı. Etkisini açıklayamayınca “büyü” dediler.

Ve onlar, “Bu bir şiirdir” dediler:

– «Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.» (Enbiyâ-5)

Çünkü Araplar fesahat, belagat ve şiir ehli bir kavimdi. Güzel sözden derinden etkilenirlerdi. Bu yüzden Kur’an ayetlerinin olağanüstü etkisini, şairlerin sözlerine benzeterek açıklamaya kalkıştılar. Fakat benzerini getirmekte aciz kaldılar.

Yine “Bu bir kâhin sözüdür” dediler:

– “Sen öğüt vermeye devam et; rabbinin lütfu sayesinde sen asla ne bir kâhinsin ne de bir mecnun.” (Tûr, 29)

Cahiliye döneminin kâhinleri, insanları etkilemek için garip ve anlaşılmaz ifadeler, kafiyeli sözler kullanırlardı. Bu nedenle, Kur’an ayetlerinin etkisini de kâhinlerin sözlerine benzetmek istediler. Ancak Kur’an, bunun aksine, kendisinin Rabbani bir kelam olduğunu açıkça ortaya koydu, zira kâhinlerin sözlerine hiç benzemiyordu.

Ayrıca “Bu bir ifktir, yani uydurulmuş bir yalandır” dediler:

– “Kâfirler: “Kur’an, Muhammed’in uydurduğu yalandan başka bir şey değildir; üstelik bir başka grup da bu hususta ona yardım etmektedir” dediler.” (Furkan, 4)

Ve yine “Bu, eskilerin masallarıdır” dediler:

“Dediler ki: “Bu Kur’an öncekilerin masallarıdır. Peygamber onu kendisi için başkasına yazdırmıştır. Bu masallar ona sabah ve akşam gizlice okunup duruyor.” (Furkan, 5)

Tüm bunları, inat ve inkârlarından ötürü söylediler; gerçekten böyle buldukları için değil. Çünkü Kur’an’ın mucizevî yönünü ve üstün belagatini açıklayamadılar.

Bütün bu inkârlarına, boş ve başarısız çabalarına rağmen, Kur’an ayetlerinin insan ruhu üzerindeki olağanüstü etkisini içten içe kabul ediyorlardı. Hatta Kureyş’in en azılı inkârcılarından Velid b. Muğîre şöyle demiştir:

“Vallahi, Muhammed’den bir söz işittim; ne insan sözüdür ne cin sözü. Onun bir tatlılığı vardır, bir güzelliği vardır. Üstü verimlidir, altı bereketlidir. O, üstün gelir; hiçbir şey ona üstün gelemez.”

Bu anlattıklarımız, Kur’an’ın mucizevî etkisinin, hatta onu inkâr edenlerin bile kalplerinde nasıl yankı bulduğunu yeterince ortaya koymaktadır. Bu etki, yalnızca içeriğinden değil; dili, üslubu, fesahati, belagati ve anlatımındaki mükemmellikten de kaynaklanmaktadır. İşte bu, Yüce Allah’ın müminlerin kalplerine bahşettiği büyük bir nimettir.

Peki günümüz insanı, bu mucizevî dil hakkında ne söylüyor? Ve zaman geçtikçe, Yüce Allah’ın bize bahşettiği sınırlı bilgiyle, Kur’an’ın dili olan şerefli Arapçanın diğer dillerden ayıran özellikleri hakkında neler keşfettik?

Devam edecek...


العودة إلى الأعلى