SEVDİĞİMİZ BİR HAYAT HİKÂYESİNDEN YAŞADIĞIMIZ BİR ÖRNEĞE: HZ. FATIMA ZEHRA (S.A.)
Yazar: Sabah Talgani
Bugünlerde Hz. Fatıma Zehra'nın (s.a.) şehadet yıldönümünü anıyoruz. Ancak bizim sadece Hz. Fatıma Zehra'nın (s.a.) faziletlerini bilmeye değil, "Hz. Zehra sosyal, eğitsel ve dini hayatımızda pratik bir örneğe nasıl dönüştürülebilir?" sorusunu sormaya ihtiyacımız var. Nitekim davranışı değiştirmeyen bir hayat hikâyesi sadece zihinde tutulan bir bilgi olarak kalır; gerçek anlamda izinden gitmek ise Hz. Zehra'nın (s.a.) tecessüm ettirdiği değerlerin aile ve toplum içinde günlük pratiklere dönüşmesiyle başlar.
Buradan hareketle, onun ilahi tebliğin vicdanındaki özel
konumunu anlıyoruz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
"Fatıma benden bir parçadır; onu üzen beni de üzer." Başka bir
rivayette ise: "Şüphesiz Allah, Fatıma’nın rızasıyla razı olur, onun
gazabıyla da gazaplanır" buyurmaktadır. Peygamberimiz'in bu sözleri,
kızına duyduğu duygusal bir övgüden ibaret olmayıp, onun yüksek makamını,
yaşantısındaki ilahi arılığı ve peygamberlik terazisindeki yerini gözler önüne
sermektedir.
Hz. Zehra’yı (s.a.) örnek almak, önce onun Allah ile olan
bağından başlar. O, ibadeti kişisel ve toplumsal gelişimden asla ayırmamıştır.
Nitekim bir hutbesinde namaza insanı kibirden arındırma, zekâta nefsi
temizleme, oruca ihlası pekiştirme, adalete kalpleri kaynaştırma, iyiliği
emretmeye kamu yararını sağlama ve akraba ziyaretine ise toplumun gelişmesini
sağlama rolünü atfetmiştir. Böylece bize açık bir yöntem sunmaktadır: Ahlakta
ve sosyal ilişkilerde kendini göstermeyen bir iman, eğitsel amacına ulaşamamış
demektir.
Aile hayatında da Hz. Zehra (s.a.) son derece anlamlı bir örnek
sunar. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s.) ile olan hayatı çekişme ve yükü karşı
tarafa yıkma üzerine değil; sevgi, dayanışma ve sorumluluk üstlenme üzerine
kuruluydu. Kaynaklar, Müminlerin Emiri'nin (a.s.) onun hakkında şöyle dediğini
aktarır: "Allah'a yemin ederim ki, Allah onu yanına alana dek onu hiç
öfkelendirmedim ve bir işe zorlamadım; o da beni hiç öfkelendirmedi ve emrime
karşı gelmedi. Ona her baktığımda kederim ve üzüntüm dağılıp giderdi." Bu,
temeli saygı, merhamet ve ruhsal uyuma dayanan ailevi bir ilişkiye dair bir
eşin tanıklığıdır.
Burada Hz. Zehra örneği günümüz için toplumsal bir derse
dönüşebilir: Aile; aşağılamanın değil güvenin, zorlamanın değil diyaloğun,
sürekli hesap sormanın değil dayanışmanın mekânı olmalıdır. Kadın ve erkek,
aileye hizmet etmenin ortak bir sorumluluk olduğunu ve karşı tarafın onurunu
korumanın lütfedilen bir iyilik değil, ahlaki ve dini bir değer olduğunu
kavramalıdır.
Hz. Zehra (s.a.) sadece evinin sınırları içine kapanıp
kalmamıştı; başkalarının derdiyle dertlenmeyi, zorluklara sabretmeyi ve ihtiyaç
sahiplerine hizmet etmeyi hayat haline getirmişti. Kaynaklar, kendi ev halkı
için un öğütürken, zayıf ve yaşlı komşuları için sırf Allah rızası
doğrultusunda un öğüttüğünü aktarır. Bu yüzden ona duyulan sevgi sosyal
hayatımızda; akraba ilişkilerinde, muhtaca yardımda, fakirin onurunu korumada,
hakkın yanında durmada ve insanların acılarını hissetmede kendini
göstermelidir.
Hz. Zehra'yı (s.a.) hayatımızda anmak sadece anma programları,
nutuklar ve sloganlarla sınırlı kalmamalı; aksine onun yaşantısı günlük
davranışlarımız için bir ölçüt haline gelmelidir. Burada kendimize sormalıyız:
Onun sevgisi bizi daha çok ibadet eden ve ihlaslı olan bireyler yaptı mı?
Evlerimizin içinde bizi daha merhametli kıldı mı? Anne-babamızla ve
akrabalarımızla ilişkilerimizi düzeltti mi? Başkalarına karşı bizi daha adil
yaptı mı? Ve toplum karşısındaki sorumluluklarımızı üstlenmemizi sağladı mı?
İşte o zaman Hz. Zehra (s.a.) hakkında konuştuğumuz yüce bir şahsiyet olmaktan
çıkıp izinden gittiğimiz eğitsel bir yönteme; ihya ettiğimiz bir anıdan
yaşattığımız bir ahlaka; kalpteki bir sevgiden evde, sokakta, işte ve toplumda
kendini gösteren bir bağlılığa dönüşür. Ehl-i Beyt'i (a.s.) örnek almanın en
derin anlamı da işte budur.


