“Sabredenleri müjdele”

: Reca Muhammed Baytar - Lübnan 2026-03-17 13:05

﴾Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.﴿ (Bakara Suresi, 155. ayet)

Bu mübarek ayda Allah’ın hikmet dolu kitabının ayetlerini okumaya yöneldiğimizde, tilavetle birlikte yaratılış ve dünya düzeni ile ilgili ayetler karşımıza çıkar. Okuduklarımız üzerinde düşündüğümüzde ise ayetlerin anlamları kalplerimizin derinliklerine işler, duygularımızı harekete geçirir ve insana ancak Rahman’ın takdirine kanaat ve rıza göstermekle elde edilebilecek o manevi huzuru hissettirir. Zira biz, çoğu zaman farkında olmadan hayatımızın her anında şu hakikati tekrar ederiz: Allah neyi dilerse o olur; dilemediği ise asla olmaz.

Bakara Suresi’ndeki bu ayeti okurken, Müslümanların yeryüzünün zalimleri, zorba yöneticileri ve bozguncuları tarafından yürütülen acımasız saldırıların gölgesinde yaşadığı şartlar da aklımıza gelir. Her yerde masum insanların üzerine ölüm ateşleri yağarken, müminler dört bir yandan kuşatılmış hisseder; sanki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş gibidir. Ferec duasını daha derin bir içtenlikle, umut dolu gözyaşlarıyla tekrar ederler:

“Allah’ım! Zulüm çoğaldı ve gizliler açıldı. Kapalı işlerden perde kalktı ve ümitler yok oldu; yer daraldı yeryüzü senin rahmetinden mahrum kaldı. Ey Allah’ım! Sen varsın ve ancak sen yardım edersin, yüce makamına şikayet ediyoruz. Kolaylık ve zorlukta güvenimiz sensin.”

Allah’ın en yüce ayı olan bu ayda yapılan bu huşu dolu duayla birlikte, zalimlerin iman ehline karşı azgın savaşlarını başlattıkları bir zaman diliminde müminler kendilerini adeta Kerbela’nın anlamlarını yaşarken bulurlar. Çektikleri sıkıntı ve musibetler, insanın dayanma gücünü zorlayacak derecede ağırdır.

Ancak müminin kalbi sıkıntı karşısında genişler, imtihanlar karşısında daha da güçlenir ve karşılaştığı her zorlukla birlikte Rabbine, O’nun adaletine ve hikmetine olan güveni artar. Çünkü bilinmektedir ki zorluklar, insanın içindeki gizli yetenekleri ortaya çıkarır ve onları olgunlaştırır. Hele ki bu yetenekler, Allah’ın bize ezel aleminden beri emanet ettiği o büyük nimetin bir tezahürü ise…

 

Bu nimet, velayet nimeti ve Allah’ın en sağlam ipine sarılma nimeti; yani bizi dosdoğru yola yönelten ve dinin kemale erdirilmesine vesile olan nimettir. İşte bu sayede biz, diğer topluluklar arasında kurtuluşa eren topluluk olma şerefine erişmiş bulunuyoruz.

Biz burada ayetlerin tefsirini yapmak niyetinde değiliz; zira tefsir ve yorumun ehli vardır. Bizim maksadımız, bu ayetlerin kalplerimize taşıdığı manevi tesirleri anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur’an okuyucusundan, eğer bu ilimlerde uzman değilse, yalnızca tefekkür etmesi istenmiştir; ta ki kalpler pas tutmasın, hayaller yolunu kaybetmesin. İşte Bakara suresinin 153. ayeti de taşıdığı ince anlamlarla, kelimelerin ve manaların derinliklerine indikçe, yorgun kalbin üzerindeki birikmiş yükün bir kısmını hafifletir; bize bir merhem olur. Özellikle de müminin dinine sarılmasının kor ateşi tutar gibi zorlaştığı bu çetin zamanda…

Buna rağmen mümin, bütün zorluklara karşın imanına bağlı kalmaya devam eder.

Suçlunun masuma saldırması, insanlık tarihinin en eski ve en çetin sorunlarından biridir. İnsan, peygamberlerin ve velilerin zamanından bu yana bu sorunla yüzleşmiş ve ona karşı durmaya çalışmıştır. Bu durum, Kabil’in kardeşini öldürmeye nefsinin onu sürüklediği andan itibaren başlamıştır. Kabil, işlediği o korkunç suçla zulüm ve sapkınlık çağının kapısını aralamıştır.

Her ne kadar cesedi bir karga gibi toprağın altına gömmüş olsa da insanın başını şeytana eğdiren o suçunu gizleyememiştir. Ondan sonra da onun izinden giden “Kabil’lerin” suçları ardı ardına gelmiş ve giderek daha şiddetli, daha şeytani bir hâl almıştır.

Bir zamanlar hak ile batıl açıkça ortadayken ve kimse için bir karışıklık söz konusu değilken, zamanla batılın peşinden gidenler isyanda adeta uzmanlaşmış, bunun için çeşitli düşünceler ve yöntemler geliştirmişlerdir. Şeytan da iman kılığına bürünerek hak meydanına girmiştir. Açığı ve gizlisiyle fitneler çoğalmış; insan, heva ve hevesleri uğruna çirkin olan her şeyi kabullenir hâle gelmiş, haram olanı bile helal saymaya başlamıştır. Böylece nefisler bozulmanın bataklıklarına düşmüş; doğru yolu teşhis etmek insan için en zor işlerden biri hâline gelmiştir.

Ancak hakikati kendi kaynaklarından alan, düşüncesinin nuruyla yalanların karanlığını yarıp geçen kimse bundan müstesnadır. Böyle biri yolu yolun ardından tanır; Âl-i Muhammed’in hidayetiyle aydınlanır ve Peygamber’in şu sözünün anlamını kavrar:

“Ey Ali! Sen olmasaydın benden sonra müminler tanınmazdı.”

Fakat şu soru sorulmalıdır:

Bu ayetin ifade ettiği anlam ile bizim yaşadığımız gerçeklik arasında nasıl bir ilişki vardır?

İnsanlık tarihinin karanlık ve kanlı olaylarında, etrafında dönüp durduğumuz ve anlamaya çalıştığımız olaylarda, bu (ayetin) kıvrımlarında tecelli eden bela/imtihan suretleri nerede?"

Allah, müminleri zalimlerin elleriyle mi cezalandırmaktadır?

Yoksa biz şu ayetin kapsamına mı giriyoruz:

﴾İnsanlardan öyleleri var ki, “Allah'a iman ettik!” derler; ama Allah yolunda bir sıkıntıya uğrarlarsa, insanlardan çektikleri eziyeti, Allah'tan gelen ceza gibi görürler. ﴿

Hayır. Bu son ayet, insanın kendi yolunu doğru şekilde belirlemesi içindir. İnsan, karşılaştığı batıl ve sahte görüntülerin hakikati görmesini engellemesine izin vermemelidir. Bazılarının hakikati gizlemek için ortaya çıkardığı fitne —bugünün diliyle medya karartması— Allah’tan gelen bir azap değildir. Bunlar, sapmış insanların başkalarını da saptırmak için oluşturdukları durumlardır.

İlahi imtihan ise asıl soruyu ortaya koyar:

Ey insan! Bu büyük tufanın ortasında kurtuluş gemisini ayırt edebilir misin?

Çevreni saran sisin içinde sana yol gösterecek yıldızı görebilir misin?

Yoksa zorluklar seni zayıflatır, musibetler seni yenilgiye uğratır ve kırar mı?

Yoksa imtihanlar sabrını artırır, sıkıntılar imanını daha da güçlendirir mi?

Cevap, imtihanı ortaya koyan sorunun hemen ardından gelen ayet-i kerimede verilir:

﴾Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. ﴿

Ayeti kerime hem sorunu hem de çözümü ortaya koymaktadır. Bela; korkudan bir pay (güven eksikliği), açlık (gıda eksikliği) ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilme (rızıkların azalması) şeklinde kendini gösterir.

Bu, insanın normal şartlarda sahip olduğu ve çoğu zaman değerini fark etmediği Allah’ın nimetlerinde meydana gelen eksilmedir. İnsan bazen bu nimetlerin varlığına öylesine alışır ki onları sıradan şeyler gibi görür; ne özellikle talep eder ne de yokluğunu düşünür. Oysa hayatın ayakta durması ve sürmesi büyük ölçüde bu nimetlere bağlıdır. Fakat insan tabiatı gereği unutur ve gaflete düşer; ancak şükredenler bundan müstesnadır.

Bu eksilme ile birlikte insanın yaşadığı varoluşsal kaygı da ortaya çıkar. Peki insan buna karşı dayanabilecek midir?

Ayet bu eksilmenin sebebini ele almaz. Bu durum bazen depremler, kasırgalar ve benzeri doğal afetlerden, bazen de savaşlar ve krizler gibi insan kaynaklı felaketlerden kaynaklanabilir.

İnsan böyle bir eksilme ile karşılaştığında asıl imtihan, bununla nasıl başa çıktığıdır; sebepleri ne olursa olsun. İşte burada ayetin sunduğu cevap öne çıkar:

“Sabredenleri müjdele.”

Sabır, kurtuluşun anahtarı ve zorluklar karşısında başarının başlığıdır. Sabır, gerçeğe teslim olup boyun eğmek değildir; aksine ilahi takdire razı olmak, krizi kararlılıkla karşılamak ve ondan başı dik şekilde çıkma iradesidir. Yalnızca Yaratan’a boyun eğen bir duruş ve şehvetlerin kirleriyle kirlenmeyen temiz bir nefistir.

Allah’ın insana verdiği nimetlerden biri de şudur: Sıkıntı ve bela anında şükretmek, rahatlık ve bolluk zamanındaki şükürden daha gerekli ve daha değerlidir. Çünkü o şükür, sabır ve tahammülle birlikte gelir; insanın bütün zorluklara rağmen yoluna devam edebilme gücünü gösterir.

﴾Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. ﴿

(Bakara Suresi, 153. ayet)

العودة إلى الأعلى