Nur ayları: Ramazan’a manevi hazırlık ve istiğfarın hikmeti
Önceki yazımızda, istiğfar konusunu; boyutları, sınırları ve İslam dinimizin bu amele verdiği teşvik bağlamında ele almıştık. Faziletine ve önemine dair bazı ayet-i kerimelerle hadis-i şeriflere yer vermiş, ardından istiğfarın üç nur ayıyla olan ilişkisini sorgulamıştık.
Şimdi ise bu müstesna zaman dilimlerini birlikte idrak ediyoruz: Rahmetin adeta sağanak gibi indiği Receb ayı, Allah’ın bizzat yücelttiği ve içerisinde dünyaya gelen seçkin kullarıyla şereflenen aziz Şaban ayı ve diğer bütün aylardan kendine has özellikleriyle ayrılan Ramazan-ı Kerim…
Ramazan ayı, gücü yeten her mükellefe orucun farz kılınması, mübarek gecelerinde Kur’an-ı Kerim’in nüzulü ve ne gözün gördüğü ne kulağın işittiği ölçüdeki fazilet, değer ve şerefiyle, tüm ayların sultanı olarak taçlandırılmıştır.
Bu mübarek aylar, insanı Rabbiyle buluşturan, ona itaate ve kulluğa giden yolu hazırlayan, bütüncül ve varoluşsal bir zaman dilimini teşkil eder. Daha derinlemesine tefekkür edildiğinde, aralarında kopmaz bir bağ bulunduğu açıkça görülür: Bu bağ, ilahî itaattir… Nefsin terbiye edilmesi ve günah kirlerinden arındırılmasıdır… Bu aylar, ömür çölünün ortasında yemyeşil bir vahaya benzer; insan yılın geri kalan ayları için azığını buradan alır. Bu vahaya giren kişi yüklerinden hafifler, hoş ve ferahlatıcı kokularıyla canlanır. Ancak bu nimetlerden en üst düzeyde faydalanabilmesi, güzelliklerinden ve hayırlarından azami ölçüde yararlanabilmesi için, sunulan bu ihsanlarla nasıl muhatap olunacağını bilmesi gerekir. Zira bunlar, olgun ve iştah açıcı meyveler gibi dallardan sarkmış, nasıl toplanacağını bilenleri beklemektedir.
Recep ve Şaban aylarını, genel ve özel yönleriyle dikkatle incelediğimizde; masum Ehlibeyt imamlarından bu aylara dair bize aktarılan müstehap amellere biraz daha yakından bakmalıyız. Onlar (a.s) bu amelleri, sevenin sevdiğine ahiret hazinelerini göstermesi gibi bize tanıtmışlardır. Bu amelleri eda ettiğimizde, ilahî rahmet yolunda hızlı adımlarla ilerlediğimizi fark ederiz. Anlarız ki bu ameller, rahmet ve mağfiret ayının kapılarını açan anahtarlardan başka bir şey değildir; bizi, arınmış, arzu ve iştiyakla dolu bir nefisle o aya girmeye hazırlar. Dahası, bunun son derece hikmetli bir ilahî plan olduğunu idrak ederiz: Kulu, dünya meşguliyetleri ve aldatıcı cazibeleri içinden, incelikli ve aşamalı bir yöntemle çekip çıkararak, Allah’ın en yüce ayında kendisine açtığı ilahî rahmet meydanına girmeye layık hâle getirmeyi amaçlayan bir plan…
Bu iki ayın amelleri üzerinde biraz daha durduğumuzda, iki belirgin özellik karşımıza çıkar: Bunlar istiğfar ve oruçtur…
İstiğfar; bu, yazımızın temel konusudur. Dolayısıyla yazımızda asıl odağı istiğfara ve etkilerine yöneltiyoruz. Zira istiğfar, kimi zaman Recep ayında belirli sayılarla okunan zikirler şeklinde karşımıza çıkar. Bunlardan bazıları şöyledir:
Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve âlih) rivayet edildiğine göre buyurmuştur ki:
“Kim Recep ayında yüz defa ‘Estağfirullâhe lâ ilâhe illâ hüve vahdehû lâ şerîke leh ve etûbu ileyh’ der ve bunu sadaka ile tamamlarsa, Allah onun için rahmet ve mağfireti mühürler. Kim bunu dört yüz defa söylerse, Allah ona yüz şehidin sevabını yazar.”
Yine bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Kim Recep ayında sabah yetmiş, akşam yetmiş defa ‘Estağfirullâhe ve etûbu ileyh’ der, yetmişi tamamladığında ellerini kaldırıp ‘Allah’ım, beni bağışla ve tövbemi kabul et’ diye dua ederse; eğer Recep ayında vefat ederse, Allah ondan razı olarak vefat eder ve Recep ayının bereketiyle ateş ona dokunmaz.”
Ayrıca bu ayda bin defa şu istiğfarın yapılması da rivayet edilmiştir:
“Azamet ve hoşgörü sahibi olan Allah’tan başka hiçbir hak ilah yoktur. Azametli arşın sahibi olan Allah’tan başka hiçbir hak ilah yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve yüce arşın Rabbinden başka hiçbir hak ilah yoktur.”
Böylece Rahîm olan Allah’ın kulunu bağışlayacağı ifade edilmiştir.
(Kaynak: Şeyh Abbas Kummî, Mefâtîhu’l-Cinân)
Şaban ayına gelince; bu ayı, çokça teşvik edilen istiğfar sebebiyle “istiğfar ayı” olarak adlandırmak yerinde olur. Zira Ehlibeyt’ten (aleyhimüsselâm), Şaban ayında istiğfarı çoğaltmanın müstehap olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Onlardan şöyle nakledilmiştir:
“Kim bu ayın her gününde yetmiş defa istiğfar ederse, diğer aylarda yetmiş bin defa istiğfar etmiş gibi olur.”
Şaban ayının amelleri arasında da şunlar yer alır:
Her gün yetmiş defa “Estağfirullâhe ve es’elühü’t-tevbe” demek.
Yine her gün yetmiş defa şu şekilde istiğfar etmek:
“Kendisinden başka ilah olmayan, Rahmân ve Rahîm, diri ve her şeyi ayakta tutan Allah’tan mağfiret diler ve O’na tövbe ederim.”
(Kaynak: Mefâtîhu’l-Cinân)
Şayet Şaban ayında bu amellerden yalnızca, Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (a.s) nakledilen Şaban münâcâtı olsaydı bile, bu tek başına istiğfarın, tevazu ve boyun eğiş içinde Allah’a yönelmenin, tövbe ile günahlardan dönüşün ne denli önemli olduğunu göstermeye yeterdi. Bu yüce münâcât, kulun Rabbi’ne yaklaşmasında arınma ve dönüş yolunun özünü açıkça gözler önüne sermektedir.
Tam da bu noktada şu soru karşımıza çıkmaktadır: İstiğfar ile oruç arasındaki ilişki nedir? Neden Recep ve Şaban ayları boyunca, hatta Ramazan ayında da duaların büyük çoğunluğunda istiğfar üzerinde bu kadar durulmaktadır?
Bu sorunun cevabı, bu iki ayda ve onların diğer müstehap amellerinde kendini göstermektedir. Bu amellerin en öne çıkanlarından biri nafile oruçtur. Oruç tutulmasına yapılan güçlü vurgu ve onun saymakla bitmeyen fazilet ve sevabı, bu ilişkinin ipuçlarını verir. Hatta Resûlullah’ın (s.a.a) Şaban ayının tamamını oruçla geçirdiği ve orucunu Ramazan ayına bağladığı rivayet edilmiştir. Bu iki ayın —ya da en azından bir kısmının— orucunun faziletine dair pek çok hadis nakledilmiştir.
İstiğfar ile oruç arasındaki bağı anlamak istersek, Ehlibeyt’ten (a.s) nakledilen, orucun kabul şartlarına dair rivayetlere bakmamız gerekir.
Şöyle ki Vesâilü’ş-Şîa (c.10, s.165) adlı eserde şöyle rivayet edilmiştir:
İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim:
“Oruç, sadece yemekten ve içmekten ibaret değildir. İnsan oruç tuttuğunda kulağı, gözü, dili, karnı ve uzuvları da oruç tutsun. Elini ve iffeti koru; çoğunlukla sus, fakat sadece hayır konuş. Hizmetçine nazik ve yumuşak davran.”
Bu metnin Türkçede yaygın olarak kullanılan, klasik üslubu koruyan çevirisi şöyledir:
İmam Ca‘fer es-Sâdık (a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Oruç yalnızca yemekten ve içmekten ibaret değildir. Oruç için, orucun tamamlanması adına korunması gereken bir şart vardır; o da içsel suskunluktur. Meryem bint İmrân’ın sözünü işitmedin mi: ‘Ben Rahmân’a bir oruç adadım; bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’ Yani bu, susmak demektir.
Oruç tuttuğunuzda, dillerinizi yalandan koruyun, gözlerinizi haramdan sakının. Çekişmeyin, haset etmeyin, gıybet etmeyin, tartışmaya girmeyin; yalan söylemeyin, kötü işlere bulaşmayın, karşı gelmeyin, öfkelenmeyin, sövmeyin, hakaret etmeyin, lakap takmayın, cedelleşmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, zulmetmeyin, sefihlik etmeyin, azarlamayın; Allah’ı zikretmekten ve namazdan gafil olmayın.
Suskunluğa, vakar ve hilme; sabra, doğruluğa ve kötülük ehlinden uzak durmaya sarılın. Yalan sözü, iftirayı, çekişmeyi, kötü zannı, gıybeti ve laf taşımayı terk edin. Ahireti gözünüzün önünde tutun; günlerinizi ve Allah’ın size vaad ettiği şeyleri bekleyin; Allah’a kavuşma için azık edinin.
Üzerinizde sükûnet, vakar, huşû ve tevazu bulunsun; Rabbinin huzurunda korku içinde olan kulun alçakgönüllülüğü üzerinizde olsun. Umutla ve korkuyla, arzu ve sakınmayla yaşayın. Kalplerinizi kusurlardan arındırmış, iç âleminizi hileden temizlemiş, bedeninizi kirlerden arındırmış olun. Allah’tan başkasından beri olun; gizlide ve açıkta Allah’ın sizi sakındırdığı her şeyden susarak uzak durmak suretiyle orucunuzda Allah’a yönelin.
Gizlide ve açıkta Allah’tan gereği gibi korkun; oruç günlerinizde kendinizi Allah’a adayın, kalbinizi O’na boşaltın ve sizi emrettiği ve çağırdığı şeylere yöneltin.
İşte bunların tümünü yaptığınızda, Allah için hakiki anlamda oruç tutmuş olursunuz ve O’nun emrettiğini yerine getirmiş olursunuz. Bunlardan her hangisinde bir eksiklik yaparsanız, orucunuz da o ölçüde eksilir.”
Ardından buyurur ki:
“Oruç yalnızca yemekten ve içmekten ibaret değildir. Allah bunu, söz ve fiille işlenen çirkinliklere karşı bir perde kılmıştır. Oruçluyu bozan ne çoktur; oruç tutan ne kadar az, aç kalan ise ne kadar çoktur.”
Bu rivayetler, istiğfarın ve orucun neden birbirini tamamlayan iki temel arınma yolu olarak öne çıkarıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu hadisi, taşıdığı büyük önem ve oruç ile istiğfar arasındaki sıkı bağı açık biçimde ortaya koyması sebebiyle uzun uzun aktardık. Zira bu hadisin bizi davet ettiği yol ve İmam Sâdık’ın (a.s) oruçlunun sorumlulukları olarak açıkladığı esaslar, istiğfarın izlediği yolun ve hedeflediği amacın ta kendisidir. Yolları da hedefleri de birdir. Her ne kadar oruç, bütüncül bir ibadet olması bakımından istiğfardan daha kapsamlı görünse de, onsuz ayakta duramaz. Çünkü günah işlemeye devam eden ve bunda ısrar eden bir kimsenin orucu sahih olabilir mi? Oruç, yeme içmeden ve hayatın diğer helal zevklerinden uzak durmaktan önce, günah ve isyanlardan uzak durmak değil midir?
Uzun bir oruç gününün ardından iftar ettiğinde, gün boyunca kendinden esirgediğin helal nimetleri bedenine yeniden helal kılman elbette hakkındır. Ancak günah ve haramdan uzak durduğun şeyleri ona yeniden helal kılman asla doğru değildir. Zira günaha dönüş, onun için yapılan istiğfarı geçersiz kılar, tövbeyi boşa çıkarır. Günahlardan sakınmak ruhu kirlerinden arındırmaktır; helal zevklerden geçici olarak uzak durmak ise bu arınmanın ardından ruhu terbiye etmek ve daha yüce bir mertebeye taşımaktır.
İşte buradan anlıyoruz ki, Ramazan’a girmeden önce Recep ve Şaban aylarında istiğfarın en önde gelen amellerden biri olmasının ve bu iki ayda müstehap oruçla birlikte anılmasının sebebi budur. Çünkü bu iki amel sayesinde insan nefsini eğitir, alıştırır, temizler ve arındırır; ardından farz orucun eda edildiği aya girer ve orada yalnızca Allah’a yönelmiş saf bir itaatle ibadet eder. Böylece insan, çoğu zaman farkında bile olmadan orucu bozan; yalan, iftira, dedikodu, gıybet, sövme ve çirkin sözler gibi davranışlardan da korunmuş olur. Oysa pek çok kişi, bunların dünya ve ahiret hayatı üzerindeki olumsuz etkilerini idrak etmeksizin, bu alışkanlıkları sürdürmeye devam eder.
İmam’ın “Oruç tutanlar ne kadar az, aç kalanlar ise ne kadar çoktur” sözüyle dikkat çekmek istediği husus da budur. Bu söz, orucun sahih olması için zikredilen şartlara bağlı kalmanın önemini güçlü biçimde vurgular. Bu şartların tamamına bir anda ve tek bir ay içinde riayet etmek zor olabilir; ancak aylar boyunca, yahut en azından iki ay öncesinden bu terbiyeye alışmış olan kimse için Ramazan’a giriş daha güvenli ve huzurlu olur. Böyle biri, önceden kazandıklarıyla bu aya girer ve umduğuna erişmeye daha muktedir hâle gelir. Üstelik bu üç ay boyunca sürdürülen kapsamlı ruhî ve nefsî eğitim, yılın geri kalan aylarında da ibadete bağlılık ve günahlardan uzak durma konusunda kalıcı bir etki bırakır. Böylece nur ayları, insanın bütün ömrü boyunca elde edeceği hayrın bir başlangıcı hâline gelir.
Şüphesiz Allah bize karşı son derece şefkatli ve merhametlidir. O, yapamayacağımızı bildiği bir yükümlülüğü bize yüklemez. Aksine, farzları bizim dünya ve ahiret mutluluğumuzu teminat altına aldığı için farz kılar. Bizim ibadetimiz O’na bir artı katmaz; ne bir eksiklik ne de bir fazlalık söz konusudur. İbadet bütünüyle bize dönüktür; bizim için, bizim lehimize ya da aleyhimizedir. İyilik yaparsak kendimize yaparız, kötülük edersek yine kendi aleyhimize etmiş oluruz.
Dillerimizin, kalplerimizin ve gönüllerimizin her an doğruluk, kararlılık ve içtenlikle tekrar ettiği istiğfar; nefsi kirlerinden arındıran, onu oruçla Allah’a yakınlaşmaya hazırlayan arındırıcı bir temizleyiciden başka bir şey değildir. Recep ve Şaban günlerinde tutulan müstehap oruç ise, Ramazan’a giden bu yakınlaşma yolunun ilk aşamasıdır. Bu iki ayın en güzel yanı da şudur: Kul bu orucu bir zorunlulukla değil, gönüllü olarak tutar. Böylece orucuyla adeta şöyle der: “Allah’ım, Sana ne cehennem korkusuyla ne de cennet arzusu için ibadet ediyorum; Seni ibadete layık bulduğum için ibadet ediyorum.” Bu iki ayda, istiğfar ve tövbeyi de gözeterek gerçek anlamda oruç tutan kimse, ibadet ve tövbe ayına günah yüklerinden arınmış, kalp takvasıyla iffet kazanmış olarak girer. Ruhu beslenmiş, idraki gelişmiş, azaları temizlenmiştir. Rabb’inin en cömert ayındaki misafirliğe böyle girdiğinde, kendisine inen nimetlere layık olur; farzı yalnızca huzur ve sevgiyle değil, iştiyak ve özlemle yerine getirir. Oruç çokluğu, uykunun azlığı, namaz ve gece kıyamı onu yormaz; bilakis bunlara gönülden bağlanır. Nitekim itaatkâr kuldan beklenen de budur.
Ramazan orucuna Recep ve Şaban amelleriyle hazırlanmak, namaza hazırlık için alınan abdeste benzer; ancak bu benzetme zahirî değil, manevîdir. Abdest namaz için zorunludur ve onsuz namaz olmaz; Recep ve Şaban amelleri ise müstehaptır. Ramazan orucu bunlar olmadan da tutulabilir, fakat onlarla birlikte daha kolay, daha güzel ve daha tamamlayıcı hâle gelir. Çünkü zirveye çıkmak basamak olur; tek hamlede çıkmaya kalkışan kayar ve düşer. Yüce Allah, bu aylarla kırılanı onardığımızı, diğer aylarda kendimizle O’nun arasına giren mesafeyi kapattığımızı bilmektedir. Bu yüzden onlar gerçekten “nur ayları”dır; onların ışığıyla aydınlanır, doğru yolu bulur ve ibadet ayına dünya kirlerinden ve günahlarından arınmış bir kalple gireriz. Bu kalp istiğfar ve tövbeyle temizlenmiş, Allah yolunda yürümeye başlamıştır.



