Necef’teki hakikatin tarihi: Hz. Ali’nin (a.s) kabrinin yeri gerçek mi?

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s.) kabrinin yeri meselesi, dönem dönem kasıtlı biçimde ortaya atılan bir tartışma başlığıdır. Asırlardır milyonların yöneldiği bu mekânın hakikati, şüphe uyandıran girişimlerle gündeme getirilmektedir. Acaba bu kabir, Necef-i Eşref’te bulunan ve herkesçe bilinen ziyaretgâhta mıdır, yoksa değil midir?

Bu yazı, zaman zaman tartışma konusu edilen bir hakikatin izini sürmek; hem şahsî merakımı gidermek hem de okuyucuya sağlam, belgeli ve sükûnet verici bir bilgi sunmak amacıyla, kaynakların satır aralarında yapılan sabırlı ve titiz bir yolculuğun mahsulüdür.

Gizleme sebebi

Araştırmaya, Seyyid Abdülkerim b. Tâvus’tan şu tarihî soruyla başladım: Kabri kim, niçin gizledi?

Kendisi, hiçbir zorlama ve tereddüt göstermeden şu cevabı verdi:

“Ali (a.s.), kabre gizlice defnedilmesini vasiyet etti. Bunun sebebi, Emevîlerden, onların yardımcılarından ve Hâricîlerden duyulan endişeydi. Zira kabri yerini bilmeleri hâlinde, onu açmaları mümkündü. Bu da, hayattayken uzak durduğu savaş ve çatışmaları, vefatından sonra Benî Hâşim’in omuzlarına yükleyebilirdi. Hayatında fitneye kapı aralamayan birinin, vefatından sonra da ihtilafa sebep olacak bir durumu istememesi son derece doğaldır.”

Ardından şunu ekler:

“Üstelik kabrinin gizli tutulmasında, ayrıntılarını bilmediğimiz sayısız hikmetler vardır.”

Safvân el-Cemmâl ise şöyle nakleder:

“İmam Cafer-i Sâdık’a (a.s.), kabrin neden gizli tutulduğunu sordum. Bana ‘Benî Mervân’dan ve Hâricîlerden, ona eziyet etmek için bir hileye başvurmalarından sakınıldığı için’ cevabını verdi.”

Aynı bağlamda Şeyh Cafer Mahbûbe şöyle der:

“Haccâc b. Yusuf es-Sekafî, Müminlerin Emiri’nin (a.s.) naaşını bulmak amacıyla Necef’te üç bin kabir kazdırmıştır.”

Kabrin yerinin ortaya çıkışı

Şeyh Müfid şöyle yazar:

“Onun (a.s.) kabri, Abbâsîler döneminde, yani 132 hicrî / 749 miladî yılında, İmam Cafer b. Muhammed es-Sâdık (her ikisine selâm olsun) tarafından yerini gösterinceye kadar gizli kaldı.”

Safvân el-Cemmâl de bunu doğrular ve şöyle der:

“İmam es-Sâdık’tan (a.s.), Kûfe’deki dostlara kabrin yerini bildirmek için izin istedim. Bana izin verdi, ayrıca bir miktar dirhem vererek kabrin onarılmasını sağladı.”

Tarihçilere göre, bu dönemde kabrin ortaya çıkarılmasına izin verilmesinin sebebi, önceki siyasî şartların dayattığı korku ve baskının ortadan kalkmış olmasıdır.

Aynı tarihçiler şunu da vurgular:

“İmam Cafer-i Sâdık (a.s.), sadece Şiîlerine kabrin yerini göstermekle yetinmemiş, bilakis onu ziyaret etmelerini de emretmiştir. Bu da, Abbâsîlerin ilk halifesi Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın daveti üzerine Irak’a geldiği ve Hîre’de onunla görüştüğü sırada gerçekleşmiştir.”

Ayrıca, o dönemde İmam’ın (a.s.) kabri işaretlemek amacıyla üzerine küçük bir set (dükke) yaptırdığı da aktarılmaktadır.

İshak b. Cerîr de bu bilgiyi destekler ve İmam es-Sâdık’tan (a.s.) naklen kabrin yerini şu sözlerle açıklar:

“Ebü’l-Abbâs’ın yanında Hîre’de bulunduğum zamanlarda, geceleri Müminlerin Emiri’nin (a.s.) kabrine giderdim. Kabir, Hîre Necef’inde, Gariyyü’n-Nu‘mân’ın yanında yer alıyordu. Orada gece namazımı kılar, tan yeri ağarmadan önce geri dönerdim.”

Harun’un hikayesi

Abdullah b. Hâzim’in aktardığına göre, Abbâsî hükümdarı Harun’un, Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s.) mübarek kabrini ilk keşfeden kişi olduğu ileri sürülür. Buna göre olay, Harun’un 170 hicrî / 786 miladî ya da 175 hicrî / 791 miladî yılında Kûfe’de ava çıktığı sırada, Gariyyeyn ve Sevviyye bölgesine ulaştığında meydana gelmiştir.

Rivayete göre Harun, “bir grup ceylan gördü; üzerlerine doğanları ve av köpeklerini saldı. Doğanlar ve köpekler bir süre onları kovaladı. Ardından ceylanlar küçük bir tepenin üzerine sığındı. Bunun üzerine doğanlar yere düştü, köpekler de geri döndü. Reşid bu duruma hayret etti. Daha sonra ceylanlar tepeden indi, bu kez doğanlar ve köpekler peşlerine düştü; fakat ceylanlar yeniden tepeye çıkınca doğanlar ve köpekler yine geri çekildi. Bu durum üç kez tekrarlandı.”

Bunun üzerine Harun Reşid şöyle dedi:

“Koşun! Kimi bulursanız bana getirin.”

Derken Benî Esed’den yaşlı bir adam getirildi. Harun ona:

“Bana şu tepenin ne olduğunu söyle,” dedi.

Adam: “Eğer bana güvence verirsen söylerim,” diye karşılık verdi.

Harun: “Allah’ın ahdi ve misakı üzerine sana söz veriyorum; sana dil uzatmayacağım ve zarar vermeyeceğim” dedi.

Bunun üzerine yaşlı adam şöyle dedi:

“Babam, atalarından naklen bize şunu anlatırdı: Bu tepenin altında Ali b. Ebu Tâlib’in (a.s.) kabri vardır. Allah burayı bir harem kılmıştır; buraya sığınan her şey emniyette olur.”

İddialara cevap

Çağdaş bazı araştırmacılar, Abbâsî halifesi Harun’un Müminlerin Emiri’nin (a.s.) kabrini keşfettiği yönündeki bu rivayeti bütünüyle kabul edilemez ve reddedilmesi gereken bir anlatı olarak görmektedir. Zira İmam Cafer’in (a.s.) sözleri, Şiîleri bu kabri ziyarete teşvik etmesi, bizzat kendisinin kabri ziyaret etmesi ve kabrin tam olduğu bölge üzerine bir set yaptırması, bu iddiayı geçersiz kılmaktadır. Üstelik İmam Sâdık’ın (a.s.) bu faaliyetleri ile Harun’a atfedilen hikâye arasında otuz yılı aşkın bir zaman farkı bulunmaktadır.

Ayrıca bu araştırmacılar, Ehl-i Beyt’e (a.s.) düşmanlığı, Şiîlere yönelik zulmü göz önüne alındığında, Abbasi halifesi Harun’un Hz. Ali b. Ebu Tâlib’in (a.s.) kabrine ilgi göstermesini, onu ortaya çıkarmasını ve imar ettirmesini son derece uzak bir ihtimal olarak değerlendirmektedir. Bu konuda delil olarak da, Harun’un İmam Musa el-Kâzım’ı (a.s.) hapse attırmasını ve ardından zehirle şehit ettirmesini yeterli görmektedirler.

Kabrin yeri

Kabrin yeri konusunda Şeyh Leys el-Kerbelâî’nin görüşlerine başvurdum. Bana, Ehl-i Beyt’ten (a.s.) nakledilen on ayrı rivayeti göstererek şöyle dedi:

“Bu rivayetlerin tamamı tevâtür derecesine ulaşmıştır. Sayıları daha da fazladır ve hepsi, Müminlerin Emiri’nin (a.s.) kabrinin Kûfe’nin arka tarafında, yani bugün bilinen ve Necef-i Eşref adıyla anılan yerde bulunduğu konusunda ittifak etmektedir.”

Kerbelâî, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu, Şiîlerin görüşü ve imamlarına (a.s.) dayanarak vardıkları icmadır. Nitekim Seccâd, Bâkır, Sâdık ve Kâzım (a.s.) da bu kabri ziyaret etmiştir. Kâmilü’z-Ziyârât ve diğer muteber kaynaklarda bu husus açıkça yer almaktadır. Bu tespit bize onlardan tevâtür yoluyla ulaşmıştır ve kesin bilgi ifade etmektedir. Onların dönemindeki ashabı da bunu kabul etmiş ve bu doğrultuda amel etmiş, bugün fiilen mevcut olan bu yerdeki mübarek kabri ziyaret etmişlerdir. Bunu destekleyen çok sayıda tarihî ve rivayet kaynaklı metin mevcuttur.”

Kerbelâî’ye şu soruyu yönelttim:

“Peki o hâlde, kabrin Rahbe’de, mescitte, Kûfe Camii’nin duvarının altında, emirlik sarayında ya da Medine’de Hz. Fâtıma’nın (a.s.) kabrinin yanında olduğu; hatta Afganistan’da bulunduğu yönündeki iddialar nereden çıkmıştır?”

Şöyle cevap verdi:

“Ehlibeyt’in (a.s.) mübarek kabrin yerini tespitine dair görüşü bize tevâtürle ulaşmışken, onlara muhalefet edenlerin söyledikleri bizim için hiçbir önem taşımaz. Üstelik birçok tarihçi de bu konuda bizimle aynı kanaattedir. Örneğin büyük tarihçi Muhammed b. es-Sâib el-Kelbî (ö. 146 h.), Müminlerin Emiri’nin (a.s.) kabrinin yeri sorulduğunda şöyle demiştir:

‘Geceleyin çıkarıldı; Hasan, Hüseyin, İbnü’l-Hanefiyye, Abdullah b. Cafer ve Ehlibeyt’inden bir grup tarafından götürüldü ve Kûfe’nin arka tarafına defnedildi.’

Bilindiği üzere Kûfe’nin arka tarafı, Gari (Necef) bölgesidir.”

Kerbelâî ayrıca şunu vurguladı:

“Bu görüşe aykırı birçok iddianın kaynağı incelendiğinde, çoğunun Emevî eğilimli kimselerden çıktığı görülür. Evet, hilafetleri döneminde kabrin açılmasından korkulduğu için gizlenen bu mübarek kabir, iktidar ellerinden çıktıktan ve Ehl-i Beyt (a.s.) tarafından yeri ilan edildikten sonra, insanların onu ziyaret edip yüceltmesini hazmedemeyen Emevîlerin içine dert olmuştur. Bunun üzerine, hayattayken de şehit edildikten sonra da kendilerini yoran bu şahsiyetin kabrinden insanları uzaklaştırmak için söylentiden söylentiye başvurmuşlardır.”

Örnek olarak şunu zikreder:

“Abdülmelik b. Umeyr’in, insanlar arasında ‘İmam Ali’nin (a.s.) mescidin kıble tarafındaki Verrâkîn Kapısı yakınında defnedildiği’ yönünde söylenti yaydığı nakledilir. Bu rivayet, İbnü’l-Esîr’in el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde yer alır. Abdülmelik b. Umeyr, Âmir eş-Şa‘bî’den sonra Kûfe’de Emevîlerin kadılığını yapmıştır.”

Aynı bağlamda, Kerbelâî’ye bilinen kabrin Muğîre b. Şu‘be’ye nispet edildiği yönündeki iddia da soruldu. Şu cevabı verdi:

“Bu, muteber bir senedi olmayan bir hikâyedir. Ravi zincirindeki şahısların tamamı güvenilir değildir ve hepsi Ehlibeyt (a.s.) ekolüne muhalif kimselerdir. Bizim kaynaklarımızda onlar hakkında herhangi bir güvenilirlik tespiti yoktur. Bunu geçsek bile, haberi aktaran Hadramî üçüncü yüzyılda yaşamıştır; birinci yüzyıldaki olayları nereden bilecektir? Ayrıca senedini de açıkça belirtmemiştir. Dahası, Ebû Nuaym ile Mutîn arasındaki ravi olan Talhî – yani Abdullah b. Yahyâ b. Muâviye – Ehl-i Sünnet ricâl âlimleri nezdinde bile meçhul bir şahsiyettir; adı dışında kendisi hakkında hiçbir bilgi yoktur. Hatta bazıları onun, hadis uydurmak için sonradan icat edilmiş hayalî bir şahsiyet olabileceğini söylemiştir. Buna ek olarak, İbnü’l-Esîr (Garîbü’l-Hadîs) ve Yakut el-Hamevî (Mu‘cemü’l-Büldân) gibi âlimler, Muğîre’nin kabrinin Sevviyye’de olduğunu zikretmiş, başkaları ise yerinin bilinmediğini söylemiştir. Bu problemli senet dışında, onun kabrinin Gari’de olduğuna dair sahih bir bilgi yoktur.”

Son olarak Kerbelâî, istifham ve istinkârla şu soruyu yöneltir:

“Bir kişinin kabrinin yerini kim daha iyi bilir: Onu kendi elleriyle defneden ailesi, evlatları ve ashabı mı; yoksa defin töreninde bulunmayan, onunla bağı olmayan hasımları ve muhalifleri mi?!”

İlk mimari yapı

Dr. Salah el-Fertûsî ve bazı diğer araştırmacılar, Harun’a atfedilen önceki hikâyeyi çürütmekte; el-Fertûsî ise daha da ileri giderek Abbâsî halifesinin kabir üzerine herhangi bir yapı inşa ettiğini kesinlikle kabul etmemektedir. El-Fertûsî, bu iddiayı reddederken, söz konusu bilgiyi aktaran İbnü’t-Tahhâl rivayetinin hiçbir senedinin bulunmadığını, güvenilir kabul edilen kaynaklarda yer almadığını ve kendi içinde çelişkiler barındırdığını, dolayısıyla ayakta duramayacağını ifade etmektedir.

El-Fertûsî şöyle devam eder:

“Hicri üçüncü ve altıncı yüzyıllar arasında mübarek türbe üzerine birden fazla yapı inşa edilmiştir. Bu yapılar arasında en meşhuru, beyaz kubbeli olan ve Büveyhî emiri Adudüddevle’ye nispet edilen mimaridir.”

Rivayetin zayıf kabul edilmesini şu gerekçeyle açıklar: O dönemde kabirler üzerine kubbe inşa etme geleneği henüz bilinmemekteydi. Nitekim Irak’ta bir türbe üzerine inşa edilen ilk kubbe, Abbâsî halifesi Müntasır Billâh b. Mütevekkil’in 248 hicrî / 862 miladî yılında vefatından sonra, Samarra’daki kabri üzerine yapılmıştır. Bu bağlamda Dr. Suad Mâhir şunları kaydeder:

“Halife Müntasır’ın annesi — aslen Rum (Yunan) kökenliydi — oğlunun saraydan uzakta bir türbe ile defnedilmesine özel önem göstermiş; bu yapı ‘Kubbetü’s-Sulaybe’ adıyla tanınmıştır.”

Sonuç

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s.) kabrinin hakikati üzerine çıktığım bu bilgi yolculuğunun sonunda vardığım kanaat şudur: Bu tür bir meselenin zaman zaman yeniden gündeme getirilmesi, özünde kimseye fayda sağlamadığı gibi, gerçek anlamda da bir anlam ifade etmemektedir. Bunun temel amacı ya “muhalefet ederek tanınma” arzusuyla şöhret kazanmak, ya da dini hedef alan, Müslümanları saptırmayı ve hakikatleri çarpıtmayı amaçlayan bir şüphe uyandırma girişiminin parçası olmaktır. Bu tür girişimler, ya şeytana hizmet, ya hevese tabi olma, ya da dış ajandalar ve nasıbî emeller doğrultusunda yürütülmektedir.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, onları en iyi ihtimalle yorumlasak ve iyi niyetli kabul etsek bile, bu durumda dahi kaçınılmaz olarak tarihî ve dinî meselelerdeki derin cehaletleriyle suçlanmaları gerekecektir.

العودة إلى الأعلى